Manşet

Genel Başkanımız ile 14 Mart Röportajımız

Yaklaşan 14 Mart’la ilgili olarak Sendikamızın Genel Başkanı Dr. Murat Bolat’la Basın Yayın Halkla İlişkiler Komisyonu olarak bir söyleşi yaptık. Bu söyleşimizde 14 Mart üzerinden gündemi karşılıklı olarak değerlendirmeye çalıştık. Yer yer neşeli ama genellikle ciddi geçen bu sohbeti sizlerle paylaşıyoruz.

Birlik ve Dayanışma Sendikası

Basın, Yayın ve Halkla İlişkiler Komisyonu

 

Sayın Genel Başkan, bize biraz kendinizi tanıtır mısınız?

Öncelikle hoşgeldiniz. İzmir’in Urla ilçesinde tek birimli bir asm’de aile hekimliği yapıyorum. 2014’te Sendikamızın kurucuları arasındaydım. İlk dönem Genel Örgütlenme Sekreterliği görevini yürüttüm. 2015 Aralık ayından beri de Genel Başkanlık görevini yürütmekteyim.

Hem aktif aile hekimliği yapıp, üstelik de tek birimli bir asm’de, hem de bu görevi yürütmek zor olmuyor mu? Yetişmek nasıl mümkün oluyor?

Yani elbette yorucu… Yetişmek ise, yaptığınız işin hakkını verecekseniz hiçbir koşulda mümkün değil zaten. Üstelik sahada aktif çalışma bir kat daha yük getiriyor. Ancak bizde farklı bir durum söz konusu…Bu yükü hafifleten en önemli unsur, biz bir “genel başkan örgütü” değiliz.

MYK’da en az benim kadar yetkin 6 arkadaşım daha var. Keza şube yönetim kurullarımızda da öyle.

Bu nedenle bizde bir işin, bir ihtiyacın tespit edilmesi yeterlidir. Bunu olabildiğince geniş bir katılımla değerlendiririz ve gereğini durumu uygun olan arkadaşımız yerine getirir.

14 Mart yaklaşıyor. Ülke çapında Hükümet ve bürokrasinin de katılımıyla Tıp Bayramı olarak kutlanacak sanırım yine. Nedir 14 Mart?

Ben sanmam açıkçası…

Neden?

Elbette bürokrasinin temsili katılımıyla falan kısmen törenler yapılacaktır. Ancak Hükümetler ve Sağlık Bakanlığı (buna öğretmenler gününü vesaireyi de ekleyebiliriz), bu tarz manevi önemi olan günleri bile kutlamayı önemsemiyorlar kanımca…

Sanmam diyorum, zira, çalışanına kendini iyi hissettirecek, dostlar alışverişte görsün babında yapılan manevi şükran günleri bile kutlanmaz oldu, görmezden geliniyor. Siz mesela, hükümet çapında en son kutlanılan Tıp Bayramı’nı anımsıyor musunuz?

Birkaç yıl önce, dönemin Başbakanının katıldığı bir tören anımsıyorum.

Yandaş sendikanın çağrısıyla yapılanı diyorsunuz. Evet doğru anımsıyorsunuz, hani şu, sağlıkçıya 5 yıla 1 yıl yıpranma payı verileceği açıklanan…

Evet, haklısınız. Bizim sendikamız da açıklama yapmıştı, “5’e 1 azdır, doğrusu 3’e 1 olmalıdır ama 5’e 1’i de vermezler” diye…

Aynen öyle…Sonuç ortada, fısss… Tam anımsamıyorum ama seçimdir, referandumdur, birşeyler vardı sanırım o zaman yakınlarda, onla ilgili sarf edildi ve gün kazanıldı, oysa sorunlar büyümeye devam ediyor.

İktidarlar bu tarz günlere gelmezler, hatta ellerinden gelse unutturmak isterler. Çünkü artık sadece bugünlerde anımsanan çalışanların takdir edilmesi, sosyal-ekonomik hakların gündeme getirilmesiyle bile yüzleşmek istemiyorlar. Yüzleşemiyorlar da…

Peki nedir 14 Mart, niye “bayram”?

Tıbbiyeli Hikmet’in öyküsünü bilmeyen neredeyse yoktur. “Esir Şehir” İstanbul’da Tıbbiyeliler’in esarete karşı yarattıkları bir kahramanlık öyküsünün tarihidir 14 Mart… Bu kıvılcım, Kurtuluş Savaşı ateşimizi güçlendirmiştir. Bu yönüyle elbette bayramdır bizim için 14 Mart, yad etmekten de, kutlamaktan da onur duyarız. Bizler Tıbbiyeli Hikmetlerin torunlarıyız, onlara yakışır bir şekilde vatanımıza ve geleceğimize sahip çıkmalıyız. 14 Mart bunun için bir vesile olmalıdır.

Tıbbiye açısından, alanımız olan sağlık açısından ise ne yazık ki, bayramını kutlayacağımız bir durum yok ortada. Bu yönüyle kutlayamıyoruz elbette.

O kadar vahim mi durum? Mesela hasta sayılarımız düşürülecekmiş kademeli olarak…

(Gülüyor). Ağanın eli tutulmaz tabii de, kazın ayağı öyle mi ona bakmak lazım…

Bir kere bu rakamlar, 3 bin 500, 3 bin 100 vesaire nasıl hesaplandı, neye göre telaffuz ediliyor belli değil. Birim başına kayıtlı hasta sayısını düşürmekten arzu edilen nedir, anlaşılmıyor. Hasta memnuniyeti, kişi başına ayrılan sürenin artırılması telaffuz ediliyor zaman zaman ama mesela iş yükünü azaltmaktan söz eden yok.

“Hasta memnuniyetinin artışı” hedefleniyormuş…

İyi de bizzat Bakanlık açıklamalarına göre 1. Basamak sağlık hizmetlerinde hasta/vatandaş memnuniyeti diğer kurumlarla karşılaştırıldığında zaten daha yüksek. Öte yandan memnuniyet derken neyi kast ediyoruz, bunu da sorgulamak gerek…

Çocuğunuzu yetiştirirken her istediğini yapıp, onu paraya, hediyeye boğabilirsiniz. Eminim, çocuklar arasında bir memnuniyet anketi yapılsa en memnun sizin çocuğunuz olur. Ama bu çocuğunuz için iyi bir şey midir? Hayır! Çünkü siz anlık talepleri yerine getirildiğinde mutlu olan, şımarık bir çocuk yetiştirmiş olursunuz. Bu da çocuğunuza iyilik değildir sanırım.

Sağlık alanında da bir ebeveyn olarak devletin yapması gereken çocuğunu şımartmak değil, iyi yetiştirmek olmalıdır. Bunun yolu da hastayı iyileştirmekten değil, yurttaşı hastalıktan korumaktan geçer. Bunun için de belirleyici olan tercih şeklimizdir.

Anlamadım, biraz daha açar mısınız?

Elbette! Vatandaşa nasıl baktığınızla alakalıdır bu, vatandaşı hasta olmadan sahiplenmek, yönlendirmek ve eğitmek esas olmalıdır. Böylelikle maliyetleriniz düşer, iş yükünüz azalır, yığılmalar ortadan kalkar, toplumsal sağlık sorunları kazınmış olur. Buradaki memnuniyet anlayışı iyi beslenme ve bağışıklama ile de alakalıdır. Buradaki memnuniyet son derece ölçülebilirdir.

Bir diğer vatandaşa bakış ise hasta/müşteri bakışıdır. Burada vatandaş tam bir serbest piyasa vahşeti içinde tüm bilgisizliği ile başıboş bırakılmış durumdadır. Vatandaş bu bilgisizlik, çaresizlik ve sahipsizlik içinde bir o kuruma, bir kuruma savrulmaktadır. Burada maliyet artışına karşın sağlıksız, giderek hastalanan bir toplum karşımıza çıkar. Buradaki memnuniyet anlayışı hastanın dediğini harfiyen yerine getiren personel, daha az bekleme süresi, daha janjanlı binalardır. Buradaki memnuniyet sadece seçimden seçime ölçülebilen sübjektif bir değerlendirmedir.

Aman Hocam, içimizi kararttınız…

Üzgünüm, dediğim gibi belirleyici olan tercihlerdir.

İlk tercihi yaparsanız 1. Basamağı güçlendirir, toplumun bilinç düzeyini arttırır, suiistimali önleyecek tedbirlerle sağlık sistemi basamaklandırmasını sağlarsınız. Burada da en yaygın olması nedeniyle en altta gibi gözüken 1. Basamağı en merkezi yere oturtacak tedbirleri alırsınız. Bu elbette politik bir tercihtir aynı zamanda, ama politikacılara bırakılmayacak uzun vadeli planlamaları ve önlemleri içerir. Rahmetli Nusret Fişek Hocamızın planladığı sosyalizasyon yaklaşımı, o dönemin verileri ve personel birikimi içinde bu yönde bir hamleydi.

Bunun için hasta sayısı azaltılabilir, başka tedbirler alınabilir, planlamalar yapılabilir. Ama bugün yapıldığı gibi sağlık çalışanına “hadi gene iyisin, bak hasta sayını azaltıyorum” diyerek ücret düşüşleri ve angarya artışları ile gerçekleştirilemez. Bunlar son derece hassas işlerdir, karşılıklı ikna ve mutabakat içermelidir.

Hele bugünün arabesk yaklaşımıyla, sayıyı 3 bin 500’e düşürdüm ama bunu hastalar ve sağlıkçılar arasında halletsin demek yeni sorunlara davetiye çıkarmaktır.

Diğer tercih nedir?

Valla, felaket senaryosu gibi ama gerçekleşiyor. İşin SGK, katkı ücreti vb taraflarına girmeyeceğim. Ama önümüzde duran “şehir hastaneleri” örneği yaklaşan cisim hakkında epey fikir veriyor. Milyonlarca vatandaşın faydalandığı devlet hastanelerimizi, eğitim-araştırma hastanelerimizi, tıp fakültesi hastanelerimizi yıllardır sahipsiz bıraktıktan, sorunlar altından kalkılamaz hale geldikten sonra onları terk ediyor ve özel sektöre “Osman Gazi Köprüsü” misali şehir hastaneleri yaptırıyoruz. Şimdi yavaştan daha bakımlı ASM’lerden söz eder oldular.

Nasıl yani, ASM’ler de mi özelleştirilecek?

Epeydir tartışıldığını, hatta kendi kendine gelin güvey olup kimi örgütlenmelerin talip olduğunu duyuyoruz. Esasında biz 2016 başından beri 1. Basamağın özelleştirileceğine ilgi çekmeye çalışıyoruz. Ancak ne vatandaşlar, ne de sağlıkçılar yumurta kapıya dayanmadan ilgilenmeyecekler sanırım. Sağlık Bakanlığı bu gerçekler ışığında memnuniyet ölçümü yapmalıdır. Sağlık hizmeti inşaat hizmeti değildir. Bilimsel veriler de bizi destekliyor üstelik. Bir dönem Bakanlık ve AHEF yöneticilerinin ağız birliği ederek çığırdıkları “aşı oranlarımız arşa değdi” zamanları çoktan geçmiştir. Aşılama oranları düşmüş, anne-bebek ölüm hızları artmıştır. Vatandaşı da, sağlıkçıyı da rakamdan ibaret görmekten başlarını kaldırabilirlerse kendi yayınladıkları istatistikleri de incelemelerini öneririz.

Bu koşullarda nasıl çalışılır ki? Siz halinizden memnun musunuz? Gelecek kaygınız var mı mesela?

Ne mümkün halinden memnun olmak? Dünya üzerinde işini iyi yaptığı için maaşını tam alarak “ödüllendirilen” tek sistemdir Türkiye Aile Hekimliği Sistemi. Biz sağlıkta negatif olsun, pozitif olsun performans sistemine zaten karşıydık, karşıyız. Hizmeti metalaştıran (mallaştıran), hastayı müşteriye çeviren bir çarktır bu. Kaldı ki memnuniyetin tek ölçüsü de ücret değildir ama bu en basit ölçekte bile genelde sağlık çalışanı, özelde 1. Basamak sağlık çalışanı mutsuzdur. 4 kişilik aile için açlık sınırının 2 bin lira, yoksulluk sınırının 4 bin lirayı geçtiği bir dönemde kim hangi memnuniyetten söz edebilir? Herkes yayınlasın bordrosunu görelim ASM, TSM çalışanlarının kümülatif kısmı çıplak maaşıyla açlık ve yoksulluk sınırı arasında yaşamaktadır. Artan iş yükü, bizzat devletin vatandaşı yönlendirdiği ya da yol gösterdiği usulsüz talepler, sağlıkta şiddet, gündelik geçim ve gelecek kaygısı sağlıkçıyı canından bezdirmiştir. Emeklilik ise, yasalarda yazılı olan asla gerçekleşmeyecek bir hayaldir. Emekli ikramiyesine ve maaşına yansıtılmayan ücretler nedeniyle sağlıkçının emekliliği mezarda mümkündür, bu nedenle de çalışırken ölmektedir.

Sendikamız, Birlik ve Dayanışma Sendikası, bu nedenle mi kuruldu?

Evet, tam da bu nedenle… 14 Mart 2014’te çeşitli illerden ve her politik görüşten 30 kişinin katılımıyla yok sayılan 1. Basamağın sesi olmak için kurduk sendikamızı. Bu hareketin ortaya çıkışı sorunlarımızın temeline olduğu kadar, içinde bulunduğumuz örgütlülüklere de bir tepkiydi aslında. Tepkiydi diyorum, çünkü bizi üzüm gibi ezip suyumuzu çıkarmaya çalışanlar kadar bizler de kendimizin önemini, ağırlığını, gücünü fark etmiyorduk.

Af edersiniz, bu biraz yanlış oldu. Bizi yönetenler gücümüzün farkındaydı aslında. Bu nedenle bizi ayrıştırmaya çalışıyorlar, bu sırada da sadece içimizden bir kesime “önemlisiniz” algısını verirken aslında önemsizleştirmeye, güçsüzleştirmeye çalışıyorlardı.

Bunu tam anlamadım, ama açacaksınız sanırım, “nöbete hayır” eylemleri ne zaman geldi farklılığı neydi?

Daha sonra açarız sohbette yeri gelince…

Biz Sendikayı Mart’ta kurduk, Cumartesi angarya nöbetleri Kasım ayında geldi. Genelgenin yayınlandığı gün, sanıyorum saat 17 gibi genelge ilan edildi, biz olağanüstü yk toplantısı yaparak saat 21 gibi bu angaryayı kabul etmeyeceğimizi her cumartesi için iş bırakma kararı alacağımızı açıkladık.

Kaç üyesi vardı sendikanın bu karar alındığında?

Sanırım 200 civarı idi.

Az değil mi?

Neye göre, kime göre mesela?

Ne bileyim, iş bırakma kararı almak için büyük olmak, güçlü olmak, belki parasal gücü olmak falan gerekmez mi? Daha önce alınan bir örnek karara mı dayandınız?

(Gülüyor). Büyüklük her zaman bir güç göstergesi değildir. 4 ay boyunca web sitesi onaylanıp yayına sokulmayan, 5-6 ay boyunca il mutemetliklerince üyelerinden aidat kesintisi yapılması engellenen bir örgütlenmeden bahsediyoruz. 200 bile iyi sayıydı. Ama biz bu kararı alırken buna bakmadık, akla, mantığa, kanuna, kitaba sığmayan bir dayatma vardı ortada ve kabullenilirse arkasının geleceği kesindi.

Örnek karar konusunda ise, hayır bizim dayanacağımız bir örnek karar yoktu. Bu nedenle bizden en az 20 yıl deneyimli sendikalar, önce “olur mu öyle şey” diyerek eleştirdiler, aralarında dalga geçenler, alay edenler oldu. Ama 31 Aralık günü itibarıyla yandaş sendika da dahil olmak üzere tüm sendikalar Cumartesi için iş bırakma kararı alacaklarını açıklamışlardı. Bu Birlik Dayanışma sayesinde 1. Basamak temelinde tüm sağlık örgütlenmelerinin hareketlenmesini sağlayan bir ilk oldu. Keza 13-14-15 Mayıs 2015 tarihinde aldığımız 3 günlük kesintisiz iş bırakma kararının da ülkemizde memur sendikacılığı tarihinde gerçek bir ilktir.

Kimler destek vermişti o eyleme?

Maalesef üzülerek hatırlıyor ve ifade ediyorum ki, tarihte bir ilk olan bu kararı çok fazla destekleyen olmadı.… Bir şekilde gerçekleştirildi, bu hepimizin kazanımıdır sonuçta.

Başka ne kazanımlar elde edildi?

Her şeyden önce Bakanlık Cumartesi angaryasından geri adım attı. Bu, maddi kazanımı kadar hatta daha da önemli olarak gücümüzün farkına varmamız nedeniyle manevi kazanımdır.

Bu süreçte mevcut tüm sendikalar, bizim çabalarımıza bir reaksiyon olarak “aile hekimliği komisyonları” kurdular.

Tüm sendika ve örgütler bu tarz durumlarda rakip olmadığımız, birlikte davranmak gerektiğini bir kez daha idrak ettiler. Bunda yapıcı bir dil kullanmaya çalışmamızın etkisi olduğunu düşünüyorum.

Ve bence gurur duyacağımız bir veri, bugün herkesin kabul ettiği bir gerçek açıktır: 1. Basamakla ilgili bir söz konuşulacak ise Birlik ve Dayanışma olmadan olmaz.

(Gülerek) Başkanım, sizin lacivert takım elbiseniz olmadığı için Bakanlık toplantılarına çağırılmadığınız söyleniyor…

Kim diyor onu? (Gülüyor). Benim lacivert takım elbisem var ama gene de çağırmazlar. Ama yalnız bizi değil, duymak istemediklerini söyleyecekleri çağırmazlar o toplantılara, hoş, çağırsalar da bizi kukla edecekleri toplantılara biz gitsek de istedikleri verimi alamazlar.

Yani böyle düşünüyorum ama boydan fotoğraflarda iyi görüntü vermediğim içinde çağrılmıyor olabilirim, emin değilim.

Gerçekten çağrılma kriteri nedir?

Bunu çağıranlara sormak daha mantıklı… Ama gördüğüm kadarıyla ne çok randomize ne de demokratik… Çünkü Bakanlık ya da Kurum toplantıları daha çok tebliğ toplantıları oluyor. Bunu içine sindirenlere ya da kendine görev biçenlere bir şey diyemeyiz. Ancak bize göre Bakanlık hayırlı bir iş yapacaksa, bu görüşmeleri TTB ve Aile Hekimliği Kolu, AHEF-ASEF yönetimleri ve biz başta olmak üzere sendikalardan oluşan bir sac ayağıyla eşit ve demokratik bir şekilde yürütmelidir. Aksi takdirde elbette bazı kararlar alırlar ama bu kararların işleyip işlemeyeceğini hayat gösterir.

Sendikamızın bilimsel çalışmaları var mı?

Detaylarını anlatmak benden ziyade bu çalışmaların emektarı hepsi birbirinden kıymetli yol arkadaşlarıma düşer, ama çok önemsediğimiz çalışmalarımız mevcut. O alanla ilgili çalışan arkadaşlarımız daha detaylı bilgi vereceklerdir. Zira 1. Basamak ve aile hekimliği konularında ülkemizin en birikimli kadrolarının bizde üye olduklarını biliyorum, buna akademisyenler de dahil, aklımda kaldığı kadarıyla, sağlıkta şiddet, sağlık çalışanlarının sağlığı, kadına şiddet, iş cinayetleri konusunda çalışma yapan gruplarımız var. Bunlar yayınlanacak… Bir de benim de takip etmeye çalıştığım Karoshi Sendromu çalışması var, bunu da, çalışmacılar açıklayacaklardır ama sadece şu dehşet verici bilgiyi açıklayayım: Dar anlamıyla “tükenmişlik sendromu” da denen Karoshi Hastalığı nedeniyle son 1 yılda 55 sağlık çalışanı durup dururken hayatlarını kaybetti.

Gerçekten dehşet verici! Güncel gelişmeleri de içeren son bir mesajınız olacak mı?

Bu güzel söyleşi için sizlere çok teşekkür ederim. Biz sendika olarak günlük konularda görüş açıklamamaya bugüne dek özen gösterdik. Ancak 14 Mart nedeniyle bir istisna yapalım. Tıbbiyeli Hikmet’le başlamıştık sohbetimize, öyle sonlandıralım…

Torunlarından olmakla gurur duyduğumuz Tıbbiyeli Hikmet (Boran), 9 Eylül 1919 tarihinde Sivas Kongresi’nde “mandacılık” tartışmaları sırasında Büyük Öndere şöyle hitap etmişti: “Paşam, murahhası bulunduğum tıbbiyeliler beni buraya istiklâl davamızı başarma yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler, mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olurlarsa olsunlar şiddetle red ve takbih ederiz. Farz-ı mahal (örnek olarak), manda fikrini siz kabul ederseniz, sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i vatan kurtarıcısı değil vatan batırıcısı olarak adlandırır ve tel’in ederiz (lanetleriz).

Bizler bu toplumun aydınları olarak atalarımızı mahcup etmeyecek şekilde Gazi Mustafa Kemal Atatürk ve Tıbbiyeli Hikmet’in ideallerine bağlı kalarak, Cumhuriyetimizin kuruluş ilkeleri yönünde, laik, demokratik bir hukuk devletini, vatanımızın birliği ve bağımsızlığını her şeyin önüne koyacağımızı, bunun çalışanların birliği hedefinin ayrılmaz bir parçası olduğunu gururla açıklarız.

Bu gurur ve umutla tüm sağlık çalışanlarının 14 Mart Tıp Bayramı’nı kutlarım.